27 Ağustos 2013 Salı

- Thirst - Sarışın Vampir: Ölümün Gölgesi No: 4 / Christopher Pike

 
   Umarım hep böyle über ötesi haberler almaya devam ederim. Şimdi Thirst yani nam-ı değer Sarışın Vampir Sita, 4. kitabı Ölümün Gölgesi ile kaldığı yerden tam gaz devam ediyor.

Vee.. 02 Eylül'de rafların tozunu attırmaya geliyor!!

 Pegasus sana ne kadaaaar teşekkür etsem azdır. Çok bekledim ama çok sevindim yahu! :) Benim favori vampirimin Sita olduğunu bilmeyen yoktur herhalde!.. Eğer hala seriye başlamadıysanız hemen başlayın bu vampir serisinde nefes almaya bile vaktiniz olmayacak! Heyecan, aksiyon ve daha bir çok şey sizleri bekliyor.

22 Ağustos 2013 Perşembe

APOLLYON geliyoooor!!

    
     Bir an kalbime inecek sandım! Şu haberin güzelliğine, şu kitabın kapağına bakın yahu.. Ben hiç bir haberi böyle beklememiştim. DEX inanılmazsınız! :))

  (Şşştt.. Size bir sır vermek gerekirse ki Seth severler sevinebilir.. Seth için bir umut ışığı görmüş olabilirmiyim? Ah, tabiki eveet. )


APOLLYON!

Kaderle oyun oynanmaz..

Alex bugüne dek iki şeyden çok korktu: Uyanış’ta kendini kaybetmek ve İksir’e maruz kalmak. Ancak bazen aşk kaderden daha güçlüdür ve Aiden St. Delphi de tanrılara, Alex’i geri getirebilmek için savaş açtı.

Tanrılar, Seth’in Alex’in güçlerini ele geçirip Tanrı Katili olmasına engel olabilmek için yüzlerce şehri yerle bir edip binlerce insanı öldürdüler.

Ancak iş, Alex’le Seth’in bağını koparmakla bitmiyor. “Bir Apollyon öldürülemez” teorisinde pek çok açık nokta var ve bu yıkımı durdurmanın yolunu bilen tek kişi de yüzyıllar önce öldü.

Yeraltı’nı koruyan duvarları aşmak, milyonlarca ruhun içerisinde tek bir taneyi aramak ve sonra da geri dönmek çok zor. Ancak Alex Tanrı Katili olmadan önce Seth’i durdurmak zorunda yoksa… kendisi Tanrı Katili olabilir.

Melez Sözleşmeleri serisi Melez, Safkan ve Tanrı’dan sonra
dördüncü kitap Apollyon ile devam ediyor. Üstelik ara kitap İksir, bu kitabın içinde!

19 Ağustos 2013 Pazartesi

İnferno - Cehennem / Dan Brown

 Benim gibi Dan Brown hayranlarına yeni bir soluk daha geliyor.. Robert Langdon serisi İnferno yani Cehennem ile fırtınalar koparmayı başardı bile. 'Kitap çıktı neyin haberi' diyeceksiniz doğru.. Henüz fırsat bulup başlayamadığım İnferno'yu derhal okumayı planlıyorum. Ve bloğumda özel olarak Dan Brown'un kitap yorumlarını arka arkaya sizlere sunacağım. :)


Cehennem - İnferno

Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon başından vurulmuş bir halde hastane odasında gözlerini açar. Ne buraya nasıl geldiğini ne de nasıl vurulduğunu hatırlamaktadır. Camdan gördüğü manzara karşısında altüst olan profesör, evinden binlerce kilometre uzakta, Floransa’da olduğunu anlar. Yaşadığı korkunç baş ağrısına eşlik eden tek şey; sürekli kâbuslarında gördüğü kan kırmızısı bir nehrin karşısından kendisine seslenen gümüş saçlı güzel bir kadın ve toprağa baş aşağı gömülü can çekişen bedenlerdir. Langdon gördüğü kâbusları anlamlandırmaya çalışırken kadın bir suikastçı tarafından takip edildiğini, kendine tedavi uygulayan doktorlardan biri gözlerinin önünde vurulunca anlar. Hastanede görevli diğer doktorlardan biri olan Sienna Brooks’un o ölüm kalım anında yardım etmesiyle hayatta kalır. Simgebilim profesörü kendini bir anda ipuçlarını Dante’nin cehenneminde bularak çözmesi gereken korkunç bir senaryonun içinde bulur. Floransa’nın tarih kokan dar sokaklarından Venedik’in muazzam bazilikalarına uzanan semboller zinciri Langdon’ı insanlık tarihini sonsuza dek değiştirebilecek bir mekâna sürükler. Burası üç imparatorluğun merkezi olmuş, insanlık tarihi kadar eski, dünyanın incisi İstanbul’dur. Ve bu şehirde ya insanlık tarihi baştan sona yeniden yazılacak ya da bunu yazacak hiç kimse kalmayacaktır...

.. Diz çök kutsal bilgeliğin yaldızlı mouseion’unda ve kulağını yere daya, dinle suyun şırıltısını.

Batık sarayın derinliklerine in, orada, karanlığın içinde bekler khtonik canavar kan kırmızısı sularına gömülmüştür lagünün ki yansıtmaz yıldızları...

... Dan Brown, dünyanın birçok ülkesinde çok satanlar listesine giren; Kayıp Sembol, Melekler ve Şeytanlar, İhanet Noktası ve Dijital Kale gibi kitaplarının yanı sıra tüm zamanların en çok okunan romanlarından biri olan Da Vinci Şifresi’nin yazarıdır. New England’da eşi ile birlikte yaşamaktadır.

Yayın yılı: 2013
Sayfa sayısı: 576

11 Ağustos 2013 Pazar

Touched - Sonsuz Dokunuş (A Sense Thieves Novel) / Corrine Jackson

Çok yaklaşma…

Remy dokunarak insanları iyileştirebiliyor, fakat ne yazık ki tedavi ettiği her hastalık artık onun oluyordu. Annesi ile birlikte üvey babasından şiddet gören Remy, iyileştirdiği kırık kemiklerin, yanıkların ve morlukların sayısını bile hatırlamıyordu. Herkesten gizlediği korkunç bir hayatı vardı. Ve bir gece üvey babası çok ileri gitti…

Remy şimdi hayatında yepyeni bir sayfa açtı; onu yıllar önce terk edip giden babası, hastaneye gelip birlikte yaşamayı teklif etti ve geçmiş için af diledi. Artık kocaman bir evde yaşıyor ve babasının yeni evliliğinden olan cana yakın kız kardeşi Lucy’nin eğlenceli arkadaşlarıyla takılıyor. Ama gözlerini limanda karşılaştığı bir çocuktan alamıyor, Lucy ondan uzak durmasını söyledi: Asher Blackwell… Yakışıklılığı nefes kesici ama sessizliği ürkütücü.

Koruyucu Asher ölümsüz olmak için duyularını kurban etti. Bir koruyucu ancak ve ancak bir şifacıyı öldürerek duyularını geri kazanabilir. Bu iki düşmanın âşık olması yasak. Çünkü Remy koruyucuları tekrar insan yapabilme gücüne sahip bir şifacı ve eğer onun bunu yapabildiğini koruyucular fark ederlerse, onu almaya gelirler, tabii Asher herkesten önce onu öldürmezse.



   Merhaba sevgili kitap severler! Dex'ten yepyeni bir soluk geliyor.. Sonsuz dokunuş ya da orjinal adıyla Touched. Ben okuyalı bir hayli olmuştu ama kitabın çıkacağını duyar duymaz yorumu yazıp içinizdeki heyecana biraz daha merak katmak istedim. :)

  Remy bizim ana karakterimiz işin aslını anlayacağınız üzere. Ama Remy'nin çok dramatik, tuhaf ve sinir bozucu bir hayatı var. Remy, annesi ve üvey babası ile birlikte yaşıyor. Tabi 'yaşamak' denirse buna. Kız bildiğin işkence çekiyor. İçimden bin bir türlü hakaret ettiğim üvey babası asalak bir sapkın bence. Remy ve annesini dövüyor. Üstüne üstlük yaptığı hiç bir pislikten yargılanmıyor, ceza almıyor. Çünkü annesi ve Remy aşırı akıllı oldukları için bir manyağı def edemiyorlar. Neyse...

  Anlayacağınız bu bölümleri okurken bilgisayarı camdan atıyordum neredeyse. Üvey gerzeğimizin adı Dean. Annesi Remy'i korumak için gelen polislere hiç bir şekilde şikayetçi filan olmuyorlar, birde onun tüm pisliklerini örtbas ediyorlar.

  Dean konusu geçelim. Remy'nin  bir diğer sorunu insanların hastalıklarını iyileştirebiliyor olması. Aman ne güzel dediğinizi duyar gibiyim, demeyin farelerim.(Yeşil Yol'dan da tanıdık gelebilir.) Remy, hastalıkları kendine absorbe ediyor böylece hasta olan iyileşirken, kendi hasta oluyor. Diyorum size bu kıza bir kurşun döktürelim, bunların ailesine biri büyü filan yapmıştır. Ya bu kadar aksilik üst üste mi gelir?

  Her neyse üvey baba meselesini yine açıyorum ama Remy'nin hayatını bambaşka bir yola sokacak Dean. Yine Remy üvey babasından şiddet görür ama bu sefer Remy hastanede uyanır. Artık siz anlayın nasıl bir pislik yuvasıyla yaşadığını. Remy hastanede uyandığında karşısında öz babasını bulur. Babasının ona bir teklifi vardır: Karısı Laura ve kızıyla beraber onunla yaşaması. Bu sefer tek bir fark var evdeki herkes onu istemektedir. Böyle bir durumda deseler ki dünyanın öbür ucu ama üvey baban sana dokunamayacak, kız kesin kabul eder. O kadar çaresiz işte.

   Babasının diğer kızı yani Lucy adında bir kız kardeşi olan Remy onunla gayet iyi anlaşır. İşte her şey iyi gibi gözüküyor ama yine işin içinden iş çıkıyor işte. :)) Bu sefer ki biraz daha karışık bir durum aslında. Benim çok sevdiğim karakter özelliklerinden bir olan bad-boy. Aslında dışa vuramadıkları tarafları iyi ama bazı sebeplerden ötürü insanları tersliyorlar, bu da onları havalı yapıyor. Sizleri Asher Blackwell ile tanıştırayım. Kitapta yakışıklılığıyla kızların başını döndüren Asher'ın da bir sırrı var. Hasbelkader o bir koruyucu. Tabiki bizim saf kızımız Remy ondan hoşlanmakta ama ne kendi ne de koruyucu olan Asher ile ilgili hiç bir şey bilmemekte.

   Neyse bunları Remy dolaylı olarak öğreniyor, ben size olayı şöyle bir anlatayım. Hani kitapta yazar bizi fıtık etmek için bir kıllık yapacak ya işte o konu buraya tekabül ediyor. Koruyucularla Şifacıların arasına kara kedi girmiş.. İşin şakası tabiki. Koruyucular, isimlerinden anlaşılacağı üzere riskli grup oluyor. Onlar hayatları korurken bir kaç hastalık iyileştiren Şifacılar alkış toplayan taraf oluyor. Bu da iki tarafın arasını açmış. Şifacılar ise onları hor görmüş ve dışlamışlar. Olaylar bir boyuttan sonra şans eseri Koruyucuların, Şifacıları öldürüp ölümsüz olmaları aşamasına varmış. Ama her şeyin bir bedeli var. Bence öyledir. Koruyucular, Şifacıları öldürüp sonsuz hayata kavuşur ama hissedemediğiniz bir hayat neye yarar ki? İşte kurşun bu noktada dökülebilir, neden olmasın? Koruyucular bir laneti üzerlerine almış ve bunu nasıl bozacaklarını pek bildiklerini sanmıyorum.

  Remy, Asher'ın hayatını bir anlamda değiştirir. Koruyucu Asher, Şifacı Remy'nin yanında tat alabiliyor, koku alabiliyor, yani algılayamadığı bir çok şeyi yapabiliyor.  Ama kader işte, Remy ile Asher'ın enerjileri birbirine ters düşüyor ve bu enerji Asher'a iyi gelirken, Remy'nin hayatına mal olabilir.

   Asher, Remy'e onun yüzünden bir şey olmasını istemediği için 'benden uzar dur' bir diğer klasik laf olan 'ben sana göre değilim' triplerine girer ama Remy'den uzak duramayan yine kendisi. Üstelik Remy'nin hayatını tehdit eden başka unsurlarda var.

  Ben kitabı çok sevdim. Sürükleyici ve kesinlikle sıkmıyor. Aşk, imkansızlık, kader, lanetler ve daha bir çok şey sizi bu kitapta bekliyor!.. DEX sağ olsun yakında Sonsuz Dokunuş adıyla kitabı satışa çıkarıyormuş. Ben e-book olarak okudum ama kitaplığımdaki yerini hazırladım. ;) Bu yorum spoilerın alasını içerebilir, şimdiden bilginize ve Teşekkürler....

 

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Silüet (Nightshade) - Andrea Cremer

 Merhaba kitaplık farelerim! Yine güzel bir kitabın yorumuyla karşınızdayım. Ülkemizde oldukça beğenilen kurt adam serisi olan Nightshade yani Silüet gerçekten mükemmel!

  Calla bir alfa kurdudur. Yönetmesi gereken bir sürüsü vardır. Ve yakında birleşeceği sürünün lideriyle evlenecektir. Her şey yolunda gidiyor gibi gözüküyor ama bir gece genç, yakışıklı Shay'i yasak bölgede, yaralı bir şekilde bulur. Onu bölgelerine girdiği için öldürmelidir, ama o onu kurtarmayı seçti.

  İşte her şey Calla'nın o genci kurtarmasıyla başladı. Calla hayatında olan biteni sorgularken kime, neye, niçin bağlı kalmak zorunda olduğunu irdeler.

  Ama bu konuyu çok kafasına takmamaya çalışır. Sonuçta onu bir daha görmeyeceğini düşünür. Ama yanılır Shay Doran hem okula hem de Calla'nın hayatına hızla girmiştir.

  Silüet'te hiç sıkılmıyorsunuz. Hemen her sayfada bir reaksiyon oluyor. Üstelik sizi kurtların dünyasına davet ediyor, kendinize Silüet'ten veya Bekçiler'den biri olma fırsatı veriyor.

  Şahsen ben Calla'nın kontrolünde olan Silüet sürüsünü daha çok sevdim. Her neyse diyelim çünkü aksiyonla dolu bir romandan bahsediyoruz ve insan soylu olan Shay'in kurtlardan daha çok sırrı var ve o hiçbir şey bilmiyor. Bu konuda Shay ve Calla ekip olup, araştırmalar yapmaya başlar. İkisininde en çok istediği şey; Calla ile Ren'in birleşmesini engellemenin bir yolunu bulmak ve kurtların artık kullanılan bir eşya konumundan çıkarılması. Son yazdığım daha çok Calla'nın isteği.

  Okumaktan keyif alacağınız muhteşem bir seri. İlk kitabıyla da beni bağlamayı başardı, şimdiden ikinci kitap için sabırsızlanıyorum. Pegasus Yayınevi'ne bu güzel novel serisi için Teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız ve hep varolun! :)

5 Temmuz 2013 Cuma

The Elit (The Selection Series Book # 2) - Kiera Cass


 Çok çok çok sevdiğim disyopya türünün en iyi örneklerinden olan The Selection'ın yani Beni Seç'in ikinci kitabı Elit speedy gonzales olan yayınevimiz DEX tarafından özlemimiz bitirildi.

  Aslında serilerin devam kitaplarının başına gelen yavaşlama diye tabir ettiğim sanırım vakit kazanıp bizlerin diğer kitapta aradığımızı bulma paranoyasını başlatmak için uzatmaların oynandığını gözlemledim.

  Kötü mü oldu? Hayır, Illea'nın geçmişi hakkında birçok bilgi edinmiş oldum. Ayrıca romantizmin etkisinden biraz daha sıyrılmasına yardımcı olmuş.

   America Singer'ın diğer kızlardan daha alt bir sınıftan geliyor olması onun için dezavantaj olarak görülüyordu. Ama o, güçlü, mantıklı ve zeki bir şekilde kalmayı seçip, gözümde itibar sahibi biri olmuştu.

  Ama Elit'te ise daha pasif kalmış durumda. Tabi ben pasif kalmış diyorum ama America her gün başka bir yeteneğini ve aslında hepimizin bildiği güzelliğini keşfediyor. Ama sen 6 Elit'ten birisin demek ki kendini yerden yere vurmana gerek yok. Bu kız beni fıtık etti ya neyse...

   Birde Maxon'la arasında sorunlar var. İkilemde kaldığı için diğer kızlar Maxon'la yakınlaşıyor. Hem de çok fazla.. Kendisi bile bu durumlara şahit olduğu gibi çoğunu kıl payı engelledi. Aspen ise ayrı bir konu.. Onu nedense hiç sevmiyorum. America ne zaman bir şeylere canı sıkılsa ki bu sorunların çoğunu Maxon oluşturuyor, o hep kızın yanında kıyamam ayaklarında. Belki de tüm bunların çoğu America'nın suçudur, herkese mavi boncuk dağıtmayı başarıyor.

   Birde isyancılarımız var. Tuhaf tuhaf işler peşindeler. Kral desen ayrı bir olay zaten. Normalde kraliçeler kötü olur burada tam tersine, bunun yıllarca eziyet etmediği kimsecikler kalmamış. Rezil insan!!

  Sonuçta America'nın itibarını geri vermeliyim. Zira kendisi kitabın son kısmında gözümde yükselmeyi başardı.Gerçi America'ya itibarını versemde yaptığı aptallıkların hiç sonu gelmiyor.

  Kitapta okuyan herkesin bildiği bir tekrarlama safhası var. Bazen yazarlar bu yola başvuruyorlar, mesela Gece Evi serisi buna bir örnektir. Okumaktan nefret ettiriyor. Ki Gece Evi serisi çok zevklidir ama bizi geri zekalı moduna sokmadan yapsalar daha iyi olur.

  Bu seriyi artık okuyup okumayacağıma net bir karar vermiş değilim. Çünkü o zekice diyaloglar, Maxon'ın mükemmel kişilği ve America'nın karakteri çok çok değişmiş. Aspen ise o da bir tuhaf. Çok sevdiğim karakterlerin bu kadar hızlı değişebiliyor olması beni üzüyor. Kiera, Kiera, Kiera ne ittin sen kendine yahu?! Biri bu kadının aklını başına toplamasını söylesin, ben The One'ın halini düşünemiyorum.

  Neyse kitapta hem yazım hatası hem de çeviride sorunlar vardı. Bu gibi aksaklıklar kitabın ortalıkta sürünmesine yol açtı. Yani kedim bile bu kitabın üstüne yatmadı. Demek ki olmamış işte..

   Emek olduğu için saygı duyuyorum ama benim açımdan bu roman pasif kalmış. Puan vermiyorum (iyiki), ama illaki merak ediyorsanız okuyun. Sizde değerlendirin, bu benim fikrim en nihayetinde. :)


18 Haziran 2013 Salı

Dönüşüm - Rachel Vincent (Dönüşüm Serisi 5. Kitap)

DÖNÜŞÜM

Havada tehlike kokusu var...
İlk kadın lider adamı olmak kolay değil.
Giderek daha fazla yaralanıyorum ama aynı zamanda güçleniyorum.

Ya özel hayatım? Orası karışık. Zaten karar vermek zorunda kalınan her konu öyle değil midir? Ağabeyimin ölümünden ve babamın suçlanmasından bu yana, daha çok kan dökülmemesi için yapabileceğim tek şey de karar vermek. Gurur sürümüze vahşi gök gürültüsü kuşları saldırdı ve yeni düşmanlarımızla barış yapabilmek için tek şansımız, eski rakibimizin açığını yakalamak.

Kayıplarımız giderek artar ve ihanet dört bir yanımızı sararken içgüdülerim, bir karara varmadan önce dikkatli olmamı söyleyip duruyor fakat kendime güvenmekten ve adım atmaktan başka çaremin olmadığını da biliyorum...

"Eşsiz, biraz korkutucu; macera, adrenalin ve duygu yüklü.
En çok da yazarın diğer romanları gibi zekice olmasını sevdim."
-Once upon A Bookcase-


Seri Sıralaması: 5. kitap
Sayfa: 416
Fiyat: 22,50 TL

Ejder Ateşi (Firelight) - Sophie Jordan

 Artık yeni bir favori karakterim var. Gerçi yeni değil, çünkü kitabı okuyalı uzun bir zaman oldu ve ben tembellik edip yorumunu şimdi yazıyorum. Tüh bana !

  Romantik, fantastik, macera ve mitlerle dolu okunabilirtesi çok yüksek bir romandan bahsediyorum, Firelight, ya da Ejder Ateşi adıyla ülkemizde de raflardaki yerini çoktan aldı. Gerçekten bu kitabın sihri sizi büyüleyecek.
Bu öyle 'gece baş ucu kitabı yaparım, uyumadan önce okurum' diyebileceğiniz bir kitap kesinlikle değil. Hatta hakaret olur. Şahsım adına ben bu kitabı bir solukta okudum. Ve inanın hala etkisindeyim. Nedense bağlandım.

  Uzun lafın kısası makbuldür. Kitabın ana konusu ve onun ağzından anlatılan Jacinda'dır. Jacinda bir drakidir. O drakilerin en nadide olanı, ateş püskürtebilen tek ejder olması. Ama sizin nadide ve güçlü olmanız bazen ya da her daim başınıza iş açabiliyor. Jacinda bu örneklerinden biri. Mensup olduğu draki toplumu Jacinda'yı kullanabilecekleri bir mücevher gibi görüyor. Ama Jacinda çok özgür ruhlu bir kız. Ve belli kurallara bağlı olmak istemiyor, içindeki drakiyi istediği gibi yönlendirmek, istediği her an gökyüzünde altın renki kanatlarıyla uçmak istiyor. Ama onun bunları yapmasından alı koyan bir şey daha var; Avcılar. Onlar drakileri avlayıp, kullanabilecekleri her parçayı, kanı, acıma duygusu olmadan öldürüp alıyorlar. Yani durum oldukça yaş.

  Tabi Jacinda içindeki drakiyi yanlış bir zamanda ortaya çıkarıp, ejderha görüntüsüne bürünüp iki tur atmak isteyince kendi ve en yakın arkadaşı Azure'nin başını belaya sokunca işler daha da sarpa sarıyor.

  Detay çok, spoiler verip kitabı okumayanların merakını söndürmek istemem ama söylemek zorundayım. Avcılar Jacinda'nın peşine düşer ve onu yaralarlar. Arkadaşı su drakisi olduğu için suyun altında saatlerce kalabiliyordur. Onu kurtarmak için kendini feda eder. Ve çok hızlı uçtuğuna şükretmeli ki kendini bir mağaraya atabildi. Ama avcılar asla vazgeçmez. Suya onlardan birinin atladığını fark eder. Ve o Jacinda'nın bulunduğu mağaraya kadar gelir. En umulmadık bir şey gerçekleşir, avcıyla göz göze gelirler. Jacinda, bu genç, yakışıklı avcıdan etkilenmiştir aslında. Yine inanılmaz olan gerçekleşir ve avcı onu deşifre etmeden oradan uzaklaşır yalnız bir şey söylemeden ve dokunmadan önce. Jacinda'nın ateş rengindeki derisine dokunup 'güzel' demiştir.

  Buraya kadar bende rahat bir nefes koyvermiştim. Ama Jacinda'nın mensup olduğu draki toplumu gerçekten çok tuhaf. Jacinda'nın başına gelenleri öğrendiklerinde iğrenç şeyleri uygulamaya koymak isterler. Bir de drakilerin Jacinda ile birleşmelerini istedikleri Cassian var. Cassian köyü yöneten bir drakinin oğludur. İlk başta etkilenebileceğiniz ama daha sonra tiksinebileceğiniz biri olabiliyor. Sizi bilemem ama benim için öyle oldu.

 Ama Jacinda'nın annesi eşini kaybettikten sonra kızı içinde aynı sorunları yaşamak istemez. Zaten Jacinda'nın bir de ikizi var. Ama onun hiç bir draki özelliği yok. Annesi de içindeki drakiyi zamanla öldürmüş ve normal insanlar gibi olmuştur. Tamra ile Jacinda'nın arasında da sorunlar var. Bunlardan biri Cassian. Tamra Cassian'a adeta aşıktır. Ama Cassian'nın gözü Jacinda'dadır. İşte böyle karmaşık bir durumda söz konusu.

  Her neyse anneleri Jacinda ve Tamra'yı alıp çölün ortasındaki Chaparral'a götürür. Burası Jacinda'nın içindeki drakiyi öldürmek için en iyi yer olduğu, yıllar önce kendisi de bunu burada yaptığını söyler. Ama Jacinda ne pahasına olursa olsun drakisini öldürmeyi kabullenmez.

  Burada bir liseye kaydolurlar. Normal olmak isteyen Tamra için yeni bir hayat en mükemmel seçenekti. Aynı şeyi Jacinda için söylemek zor.

  Okul normal olmanın kıyısından geçemez çünkü Jacinda onu avcılara teslim etmeyen anti-avcısıyla karşılaşır. Bu çocuk Jacinda'nın içindeki drakiyi canlandıran yekpare varlık olur. Ve beni kendine bağlayan, kitabı soluksuz okumamı sağlayan kişi Will olmuştur. Dağınık saçları ve ela gözleriyle sizleri de kendisine çekecek!

 Bu güzel romanın ikinci devam kitabı olan Vanish'i okudum yakında ikinci kitabın yorumuyla görüşmek üzere!
 Pegasus Yayınevi'ne kocaamann bir TEŞEKKÜR ederim. Sophie Jordan'ını da kocaamaan TAKDİR ediyorum. Ve Will sana deli oluyorum! :)))Ejderhalara bayılan ben, bu kitabın konusuna ve ejderhaların bu yönüne hayran kaldım. Yazar, mükemmel bir kitap çıkarmış.


The Selection Series Book # 2 (Beni Seç Serisi 2. Kitap) - Elit - Kiera Cass

ELİT

Sarayda 6 kız... Savaş kızışıyor.

“Babamdan gelen mektubu ellerimde tuttum.
Aspen’in prenses olamayacağımdan emin oluşu aklıma geldi.
Halk oylamasında en sonuncu olduğumu hatırladım.
Maxon’ın haftanın ilk günlerinde verdiği şifreli sözü düşündüm…
Gözlerimi yumdum ve kendimi yokladım.
Bunu gerçekten yapabilir miydim?
Illéa’nın yeni prensesi olabilir miydim?”

Saraya 35 kız girmişti, şimdi 6 kız var.
Ve artık Elitler Prens Maxon’ın aşkını kazanmaya çok daha kararlı.
Zaman America’nın aleyhine işliyor. Biran önce karar vermeli.
Çocukluğundan beri birlikte gelecek hayalleri kurduğu Muhafız Aspen mi?
Yoksa nefes kesici romantizmiyle başını döndüren Prens Maxon mı?
Kimi seçerse seçsin, aklı diğerinde kalacak.
Ve Asi Kuzeyliler bu peri masalının mutlu sona
ulaşmaması için ellerinden geleni yapacak.

  Çok yakında ülkemizde raflardaki yerini alacak, ve tüm kitapçılara sesleniyorum Elit'e, ona yakışır bir yer ayarlayın! :) 

Lux 3 - Opal Ön Okuma 1


1
Beni neyin uyandırdığından emin değildim. Yılın ilk harbi kar fırtınasında uğuldayan rüzgâr dün gece yatışmıştı ve odam sessizdi. Huzurluydu. Yan tarafıma döndüm, gözlerimi kırpıştırdım.
Çiy kaplı yaprakların rengindeki gözler, gözlerime dikilmişti. Tüyler ürpertici şekilde tanıdık ama sevdiklerime kıyasla donuktu bu gözler.
Dawson.
Battaniyeyi göğsüme bastırarak yavaşça doğruldum ve karmakarışık saçlarını yüzümden çektim. Belki de hâlâ uykudaydım çünkü Dawson’ın, çılgınca, sırılsıklam ve büyük ihtimalle delicesine âşık olduğum oğlanın ikiz kardeşinin, neden yatağımın kenarına tünemiş olduğunu gerçekten hiç bilmiyordum.
“Şey, her şey... her şey yolunda mı?” Boğazımı temizledim ama sesim rahatsız edici çıktı, seksi olmaya çalışırmış da acınası biçimde beceremezmiş gibiydim. Annemin psikopat erkek arkadaşı Michaels beni ambardaki kafese kilitlediğinde attığım tüm o çığlıkların sesim üstündeki etkisi, bir hafta sonra bile hâlâ sürüyordu.
Dawson bakışlarını yere indirdi. Gür, kömür karası kirpikleri, olması gerekenden daha solgun, çıkık ve keskin hatlı elmacık kemiklerine yayıldı. Dawson hakkında öğrendiğim tek şey, defolu mal olduğuydu.
Saate göz attım. Sabahın altısıydı neredeyse. “Nasıl girdin buraya?”
“Kendim girdim. Annen evde yok.”
Başka birisi olsa ödüm kopardı ama Dawson’dan korkmuyordum. “Winchester’da kardan mahsur kaldı.”
Başını öne salladı. “Uyuyamadım. Uyumadım.”
“Hiç mi?”
“Evet. Dee’yle Daemon da etkilendiler.” Bana, sanki kelimelere dökemediğini anlatmak istercesine bakıyordu. Kahretsin, Dawson, Lux hapishanesinden kaçtığı için üçüzler düpedüz iğne üstünde oturuyordu çünkü günler birbirini kovaladıkça, Savunma Departmanı’nın ortaya çıkmasını bekliyorduk. Dee, erkek arkadaşı Adam’ın ölümünü ve sevgili erkek kardeşinin yeniden ortaya çıkışını hazmetmeye çalışıyordu hâlâ. Daemon, erkek kardeşinin yanından ayrılmamaya, onlara göz kulak olmaya çalışıyordu. Fırtına birlikleri daha evimize dalmamıştı ancak hiçbirimizin içi rahat etmiyordu.
Her şey gereğinden kolay gözüküyordu ve bu hiç de iyiye işaret değildi.
Bazen... bazen sanki bir tuzak kurulmuş da hepimiz dörtnala koşup tuzağa düşmüşüz gibi geliyordu.
“Ne yaptın?” diye sordum.
“Yürüyüş yaptım,” dedi, pencereden dışarı bakarak. “Buraya geri döneceğim aklımın ucundan geçmemişti.”
Dawson’ın maruz kaldığı, ona zorla yaptırılan şeyi düşünmesi bile kanımı donduruyordu. Göğsüme derin bir acı çöreklendi. Aklıma getirmemeye çalışıyordum çünkü düşününce Daemon’ı aynı pozisyonda hayal ediyor ve buna dayanamıyordum.
Ama Dawson... Onun birine ihtiyacı vardı. Uzandım, obsidiyen kolyemi kavradım. “Biraz konuşmak ister misin?”
Tekrar başını iki yana sallayınca kabarık saç tutamları gözlerini kısmen örttü. Saçları Daemon’ınkilerden daha uzun, daha kıvırcıktı ve muhtemelen uçlarından biraz almak gerekiyordu. Dawson’la Daemon tıpatıp aynıydılar, ne var ki şu anda hiç de benzemiyorlardı ve bunun tek nedeni de saçları değildi. “Bana onu hatırlatıyorsun. Yani Beth’i.”
Ne yanıt vereceğimi bilemiyordum. Dawson da Beth’i, benim Daemon’ı sevdiğim kadar seviyorsa... “Yaşadığını biliyorsun. Onu gördüm.”
Dawson’la göz göze geldik. Gözlerinin derinliklerinde büyük bir mutsuzluk ve sırlar vardı. “Biliyorum ama o eski Beth değil artık.” Durakladı, başını eğdi. Daemon’ın saçının hep alnına düşen tutamı, Dawson’ın da alnına düştü. “Erkek kardeşimi... seviyor musun?”
Sesindeki keder içimi burkmuştu; sanki tekrar sevmeyi beklemiyor, hatta artık buna inanmıyordu bile. “Evet.”
“Üzgünüm.”
İrkilip geriye sıçradım, battaniye elimden kayıp aşağı düştü. “Neden özür dileyesin ki?”
Dawson başını kaldırıp nefesini bezgin bir şekilde salıverdi. Sonra, hayal bile edemeyeceğim kadar hızlı hareket ederek parmaklarını tenimde, kelepçelerle boğuşmaktan oluşmuş, her iki bileğimi çevreleyen soluk pembe izlerde gezdirdi.
O lekelerden nefret ediyor, tamamen kaybolacakları günü iple çekiyordum. Onları ne zaman görecek olsam, oniks etime gömülürken çektiğim acıyı anımsıyordum. Sesimin nasıl zarar gördüğünü anneme açıklamak kolay olmamıştı. Dawson’ın aniden ortaya çıkışından söz etmiyorum bile. Kar fırtınasından önce Dawson’ı, Daemon’la birlikte görünce annemin yüzündeki ifade görmeye değerdi ama “kaçak kardeşin” eve dönmesine sevinmiş gibiydi. Uzun kollu gömleklerle gizlemek zorunda olduğum şu beneklere gelince... Soğuk aylarda bu yöntem işe yarıyordu ama yazın ne yapacağıma akıl sır erdiremiyordum.
“Beth’i gördüğümde onda da böyle izler vardı,” dedi Dawson sessizce. Elini geri çekti. “Kaçma işinde gerçekten uzmanlaşmıştı ama onu her defasında yakalıyorlardı. Hep bu izlerden vardı ama genelde boynunun etrafında oluyordu.”
Başım döndü, midem bulandı; yutkundum. Boynunun etrafında mı? Ben... “Beth’i... Beth’i sık görüyor muydun?” SD tesislerinde hapisken en azından bir ziyarete izin verdiklerini biliyordum.
“Bilmiyorum. Zaman kavramım alt üst olmuştu. Başlangıçta bana getirdikleri insanlar sayesinde zamanı takip ediyordum. Onları iyileştiriyordum ve genellikle eğer... yaşarlarsa günleri sayabiliyordum, ta ki her şey dağılana kadar. Dört gün.” Pencereden dışarıya bakmak için geri döndü. Açık perdelerden tek görebildiğim kapkara gökyüzü ve kar kaplı dallardı. “Her şeyin dağılmasından nefret ediyorlardı.”
Tahmin edebiliyordum. SD ya da güya SD’nin içindeki bir grup olan Daedalus insanları başarılı bir şekilde mutasyona uğratmak için Luxenleri kullanmayı görev edinmişti. Bazen bu işe yarıyordu.
Bazense yaramıyordu.
Daemon’la Dee’nin, Dawson hakkında söylediklerini hatırlamaya çalışarak onu izliyordum. Dawson kibar, komik ve etkileyiciydi, Dee’nin erkek versiyonuydu ve Daemon’a hiç mi hiç benzemiyordu.
Ama bu Dawson farklıydı: asık suratlı ve soğuktu. Erkek kardeşiyle konuşmaması bir yana, bildiğim kadarıyla başına gelenlerle ilgili hiç kimseye tek kelime etmemişti. Gayrı resmi velileri Matthew, üstüne kimsenin gitmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyordu.
Dawson nasıl kaçtığını bile hiç kimseye anlatmamıştı. Doktor Michaels, o ciğeri beş para etmez yalancı piç, sözümona Dawson’ı “serbest bıraktırma” adına bizi oradan oraya koşturmuş, böylece Dodge’dan kaçıp gidecek zamanı bulmuştu. Bu, mantıklı gelen tek açıklamaydı.
Diğer tahminimse çok ama çok daha karanlık ve daha çirkindi.
Dawson bakışlarını ellerine indirdi. “Daemon da... seni seviyor mu?”
Gözlerimi kırpıştırdım, kendime geldim. “Evet. Galiba.”
“Sana söyledi mi?”
Bu kadar çok sözcükle değil. “Tam olarak değil. Ama bence o da seviyor.”
“Söylemeli. Hem de her gün.” Dawson başını geriye atıp gözlerini yumdu. “Kar görmeyeli o kadar zaman olmuştu ki,” dedi, neredeyse özlem dolu bir şekilde.
Esneyerek pencereden dışarı baktım. Herkesin dört gözle beklediği o koca fırtına dünyanın bu küçücük noktasına çullanmış, Grant County’yi hafta sonu boyunca cehenneme çevirmişti. Okul, Pazartesi ve bugün tatil edilmişti; dün geceki haberlerde insanları mahsur kaldıkları yerlerden çıkarmanın hafta sonunu bulacağı söylenmişti. Kar fırtınası tam zamanında gelmişti. En azından Dawson konusunda ne yapacağımıza karar vermek için önümüzde bütün bir hafta vardı.
Okulda öyle gökten zembille inmiş gibi ortaya çıkamazdı ya.
“Karın böyle yağdığını hiç görmemiştim,” dedim. Aslen Kuzey Florida’dandım ve daha önce birkaç acayip tipi görmüştüm ama hiç böyle beyaz, lapa lapa değildi.
Dudaklarında küçük, kederli bir gülümseme belirdi. “Güneş çıkınca harika olacak. Göreceksin.”
Buna hiç şüphe yoktu. Her şey beyaz bir örtünün altındaydı.
Dawson havaya sıçradı ve aniden odanın diğer ucunda ortaya çıktı. Bir saniye sonra boynumda o sıcak karıncalanmayı hissettim ve kalbim hızla çarpmaya başladı. Dawson başını çevirdi. “Erkek kardeşim geliyor.”
Aradan daha on saniye geçmemişti ki Daemon, yatak odamın kapısında dikilmişti. Uykudan yeni kalktığı için saçları darmadağındı. Flanel pijama altı buruş buruştu. Üzerinde tişört yoktu. Dışarıda bir metre kar varken o hâlâ yarı çıplak geziyordu.
Neredeyse gözlerimi devirecektim ama bunun için gözlerimi, göğsünden... ve karnından ayırmam gerekiyordu. Cidden daha sık tişört giymeliydi.
Daemon, bakışlarını kardeşinden bana, sonra yine kardeşine yöneltti. “Hayrola? Pijama partisi mi veriyoruz? Ben davetli değil miyim peki?”
Dawson sessizce kardeşinin yanından geçti, koridora çıkıp gözden kayboldu. Birkaç saniye sonra sokak kapısının kapandığını duydum.
“Tamam.” Daemon iç çekti. “Birkaç gündür hayatım böyle işte.”
Onun adına yüreğim sızladı. “Üzgünüm.”
Başını yan yatırarak yatağa yürüdü. “Erkek kardeşimin yatak odanda ne aradığı hakkında bilmem gereken bir şey var mı?”
“Uyku tutmamış.” Eğilip yatak örtüsünü çekmesini izledim. Fark etmeden örtüyü tekrar tuttum. Daemon bir kez daha çekti, ben de zorlamadan bıraktım. “Uyuyamaması canınızı sıkıyormuş.”
Daemon örtünün altına girdi, yan tarafına dönüp bana baktı. “Canımızı falan sıktığı yok.”
O varken yatağa sığmakta zorlanıyordum. Yedi ay önce –kahretsin, dört ay önce– bana okulun en seksi, en huysuz oğlanının yatağımda olacağını söyleseler kahkahayla gülerdim. Ama çok şey değişmişti. Hem yedi ay önce uzaylılara da inanmıyordum.
“Biliyorum,” dedim, ben de yan döndüm. Bakışlarımı geniş elmacık kemiklerinde, dolgun alt dudaklarında ve o olağanüstü biçimde parlak yeşil gözlerinde gezdirdim. Daemon Noel kaktüsü gibi güzel ama dikenliydi. Aynı odada olup da birinci derece cinayet işleme isteğine yenik düşmeyecek hale gelmemiz epey zaman almıştı. Daemon, bana karşı hissettiklerinin gerçek olduğunu ispatlamak zorunda kalmıştı ve sonunda... bunu yapmıştı. İlk tanıştığımızda gezegendeki en kibar insan değildi ve daha sonra bunu cidden telafi etmesi gerekmişti. Annem beni hanım evladı olarak yetiştirmemişti. “Ona Bethany’yi hatırlattığımı söyledi.”
Daemon’ın kaşları çatıldı. Gözlerimi devirdim. “Düşündüğün anlamda değil.”
“Ne yalan söyleyeyim, kardeşimi ne kadar sevsem de yatak odanda olmasıyla ilgili ne düşüneceğimi bilemiyorum.” Kaslı kolunu uzattı, parmaklarıyla birkaç tutam saçımı yanaklarımdan çekip kulağımın arkasına soktu. Titredim, o da gülümsedi. “Bölgemi işaretlemem gerektiğini hissediyorum.”
“Kapa çeneni.”
“Ah, şu patronluk taslaman yok mu, öldürüyor beni. Feci seksi.”
“Hiç uslanmayacaksın.”
Daemon usulca yaklaştı, baldırını baldırıma bastırdı. “Annenin başka yerde mahsur kalmasına sevindim.”
Tek kaşımı kaldırdım. “Niyeymiş o?”
Geniş omzunu silkti. “Şu anda bunu hiç hoş karşılamazdı.”
“Karşılamazdı, haklısın.”
Biraz daha kıpırdandıktan sonra bedenlerimiz arasında çok az bir mesafe kalmıştı. Vücudundan her zaman yayılan sıcaklık benim vücudumu sırılsıklam etmişti. “Annen, Will’le ilgili bir şey söyledi mi?”
İçim buz kesti. Gerçekliğe, korkutucu ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, kestirilemez gerçekliğe geri dönmüştüm. Yani Bay Michaels’a. “Geçen hafta söylediklerinden başka bir şey demedi. Yani Will’in bir konferans ve aile ziyareti için kasaba dışına çıktığını söylemişti, ikimiz de bunun yalan olduğunu biliyoruz.”
“Önceden her şeyi planlamış ki hiç kimse yokluğunu sorgulamasın.”
Will’in ortadan kaybolması gerekiyordu çünkü zorla yaptırdığı mutasyon hangi seviyede olursa olsun işe yaradıysa, biraz yalnız kalması gerekliydi. “Sence geri dönecek mi?”
Elinin tersini yanaklarımda gezdirirken, “Balataları sıyırmış olması lazım,” dedi.
Pek sayılmaz, diye düşündüm, gözlerimi kapatarak. Daemon, Will’i iyileştirmek istememişti ama eli mahkûmdu. İyileştirme, bir insanı hücresel boyutta değiştirmek için yeterli seviyede değildi ve Will’in yaraları da ölümcül sayılmazdı. O yüzden mutasyon ya kalıcı olacaktı ya da kaybolup gidecekti. Kaybolursa da Will geri dönecekti. Buna kalıbımı basardım. Kendi çıkarı için SD’ye karşı komplo kurmuş olsa da, beni mutasyona uğratanın Daemon olduğunu bilmesi, SD için değerliydi, bu yüzden onu geri almak zorunda kalacaklardı. Will bir sorundu, hem de büyük bir sorun.
O yüzden bekliyorduk... Bütün kötülüklerin üst üste gelmesini bekliyorduk.
Gözlerimi açınca Daemon’ın gözlerini benden ayırmadığını gördüm. “Dawson konusunda...”
“Ne yapacağımı bilmiyorum,” diye itiraf etti, elinin tersini boynumdan aşağıya, göğsümün çıkıntısının üzerinde gezdirerek. Nefesim kesildi. “Benimle konuşmuyor. Dee de ağzından cımbızla laf alıyor. Çoğu zaman kendini yatak odasına kapatıyor ya da ormanda dolaşıyor. Onu takip ediyorum, o da bunun farkında.” Daemon’ın eli kalçama geldi, oracıkta durdu. “Ama onun...”
“Zamana ihtiyacı var, değil mi?” Burnunun ucunu öptüm ve geri çekildim. “Çok şey yaşadı Daemon.”
Parmaklarını sıktı. “Biliyorum. Her neyse...” Daemon o kadar hızlı hareket etti ki ne yaptığını fark edemedim, ta ki beni sırtüstü yatırana ve elleri yüzümün iki yanında tepemde dikilene dek. “Görevlerimi ihmal ettim.”
Böylece, olan biten her şey, bütün endişelerimiz, korkularımız ve cevaplanmamış sorularımız buhar olup uçuverdi. Daemon’ın böyle bir etkisi vardı işte. Başımı kaldırıp ona baktım, nefes almakta güçlük çekiyordum. “Görevlerinin” ne olduğundan yüzde yüz emin değildim ama hayal gücüm pek capcanlıydı.
“Seninle çok zaman geçiremedim.” Dudaklarını önce sağ, sonra da sol şakağıma bastırdı. “Ama bu, seni düşünmediğim anlamına gelmiyor.”
Yüreğim ağzıma geldi. “Meşgul olduğunu biliyorum.”
“Biliyor musun?” Dudaklarını kaşımda gezdirdi. Başımla onaylayınca kımıldadı, ağırlığının tek dirseğine verdi. Boştaki eliyle çenemi yakaladı, başımı geriye yatırdı. Gözlerini, gözlerime dikti. “Sen nasılsın peki?”
Sahip olduğum iradenin her bir gramını kullanarak dikkatimi söylediği şeye verdim. “Yuvarlanıp gidiyorum işte. Benim için endişelenmene gerek yok.”
Pek inanmamış gibiydi. “Sesin...”
Yüzümü buruşturdum ve boş yere tekrar boğazımı temizledim. “İyiye gidiyor.”
Başparmağını çenemde dolaştırırken gözlerinin rengi koyulaştı. “Yeterli değil ama hoşuma gitmeye başlıyor.”
Gülümsedim. “Öyle mi?”
Daemon başıyla onayladı ve dudaklarını dudaklarıma getirdi. Öpücüğü tatlı ve yumuşaktı; etkisini her yanımda hissettim. “Çok seksi.” Ağzı tekrar ağzımın üzerindeydi, öpücük giderek uzuyor, daha ateşli bir hal alıyordu. “Buğulu sesle konuşman çok seksi ama keşke...”
“Yapma.” Ellerimi, yumuşak yanaklarına koydum. “Ben iyiyim. Ses tellerimden başka endişelenecek yeterince şeyimiz var zaten. Aslına bakarsan listenin üst sıralarında yer bulamaz bile.”
Tek kaşını kaldırdı. Vay be, harbiden olgunca bir şeyler söylemiştim. Daemon’un yüzünü görünce kıkırdadım, daha yeni edindiğim olgunluk tuzla buz oldu. “Seni özledim,” diye itiraf ettim.
“Biliyorum. Bensiz yaşayamazsın.”
“O kadar da uzun boylu değil.”
“Hadi, kabul et.”
“Al işte. O koca egon yine engel oluyor,” diye takıldım.
Dudaklarını çenemin alt kısmına getirdi. “Neye engel oluyor?”
“Mükemmel ambalaja.”
Kahkahayla güldüm.
“Sana söyleyeyim. Benim asıl mükemmel...”
“İğrençleşme.” Ama titredim çünkü boyun çukurumu öpüşü kesinlikle kusursuzdu.
Bunu ona asla söylemezdim ama zaman zaman çirkin kafasını çıkaran... daha dikenli tarafı bir yana, şimdiye kadar karşılaştığım, mükemmele en yakın şeydi.
Kıvranmama neden olan bilmiş bir kıkırdamayla elini, kolumdan aşağıya, oradan da belimin üzerine kaydırdı, baldırımı yakalayıp bacağımı kalçasına doladı. “Sen de amma fesatsın. Her açıdan mükemmel olduğumu söyleyecektim.”
Gülerek kollarımı boynuna doladım. “Ben de inandım. Sütten çıkmış ak kaşık seni.”
“Ah, asla o kadar iyi olduğumu iddia etmedim.” Vücudunun alt kısmı vücuduma iyice yapıştı ve kesik bir nefes aldım. “Ben senden daha...”
“Yaramaz mısın?” Yüzümü, boynuna bastırdım ve derin bir nefes aldım. Üzerinde hep, taze yaprak ve baharata benzeyen bir kır kokusu vardı. “Evet, biliyorum ama yaramazlığının altında iyi birisin. Seni bu yüzden seviyorum.”
Daemon birden ürperdi, sonra da Daemon donakaldı. Kalbim tekleyerek attı. Ardından yan dönüp bana sımsıkı sarıldı. Beni öyle sıkı sarmalamıştı ki, başımı kaldırmak için eğilip bükülmek zorunda kaldım.
“Daemon?”
“Yok bir şey.” Sesi boğuklaşmıştı. Alnımı öptü. “Ben iyiyim. Daha... erken. Okul yok, annen de eve gelip tam adını bağırarak söylemeyecek. Bizi bekleyen o kaçığı da bir süreliğine aklımızdan çıkarabiliriz. Normal ergenler gibi uyuyakalabiliriz.”
Normal ergenler gibi. “Hoşuma gitti.”
“Benim de.”
“Benim daha çok,” diye mırıldandım, neredeyse tek vücut olana kadar ona sokuldum. Kalbinin benimkiyle eş zamanlı atışını hissedebiliyordum. Mükemmeldi. İhtiyacımız olan buydu, yani normal olmanın sessiz anları. Sadece Daemon ve ben...
Beyaz ve büyük bir şey çarpınca ön avluya bakan pencere paramparça oldu; cam kırıkları ve kar içeri döküldü.
Daemon yuvarlanıp ayağa fırlayıp ve asıl Luxen formuna bürünürken, dehşet dolu çığlığım yarıda kesildi; Daemon ışıktan bir insan şeklindeydi ve öyle parlıyordu ki ona sadece birkaç değerli saniye boyunca bakabildim.
Vay canına, dedi Daemon’ın sesi, kendi düşüncelerimden süzülerek.
Daemon birisine sinirlenip kafayı sıyırmadığından dizlerimin üzerine kalktım ve yatağın kenarından baktım.
“Vay canına,” dedim yüksek sesle.
Normal olduğumuz değerli anlar, yatak odamın zemininde yatan bir cesetle sona ermişti.

17 Haziran 2013 Pazartesi

Sentinel - Melez sözleşmeleri 5. Kitabın Azıcık Yorumu :) ( The Covenant Series Book # 5)


  Sizleri heyecanlandıracağını umduğum Sentinel'la ilgili yepyeni bilgilerle karşınızdayım. Kitap henüz çıkmadı (yurt dışı dahil) ama sizler için küçük bir araştırma yaptım. Özellikle çok sevdiğim bir karakterim ve parçam olan şahsın aklanması, tekrar eski haline dönmüş olan Seth'imin geri dönmesi beni çok çok çok mutlu etti. Eğer öyle olmasaydı ilk uçağa atlayıp Amerika'ya gitmemem işten bile değildi.


  Her neyse Melez Sözleşmeleri'nden bahsettiğimi seriyi okuyan herkes anlamıştır zaten. Şimdiden kusura bakmayın elimde fazla bir bilgi olmasa da sizleri heyecanlandırmak için bu kırıntıyı bile kullanır, okumayanlara bu seriyi aldırıp, okuturum! Yunan mitolojisinde o çok sevdiğimiz Persephone ve Hades hikayesini herkes bilir. Sentinel'de bu mitolojinin devreye girmiş olduğunu görebiliriz.. Seth'i tanrılardan birinin yarattığını ve bunu kesinlikle Apollon'un yapmadığını biliyorduk. Onu yaratan tanrı önemli bir konu. Karakterlerimiz Hermes'ten şüpheleniyordu ama ben Hades'ten de şüpheleniyorum. Yani kısacası Seth-Hades, Alex-Persephone ilişkisine dönüştürülmüş olduğunu düşünmeye başladım, sebebini bilmiyorum. Ve hepimiz biliyoruz ki, Persephone, ilk başta Hades'i sevmese de zamanla ona aşık olmuştur. Tabiki ben team Seth olduğum için onu bir şekilde savunmaya geçiyorum fakat Seth'in tam olarak masum olduğundan emin değilim. Ama yolları bir şekilde Hades'le kesişiyor.Elbette kesişecek sonuçta ya Alex, ya Seth god-killer olacak. Umarım içlerinden biri ölmez. Apolyonlardan birisinin ölmesi gerekiyordu. Sonuçta 'rule is rule' öyle değil mi? Her neyse Seth konusu kalbimde kocaman bir yük olmuş durumda. :/

   Ama benim tezimin çoktaan çürümüş olduğunu belirtmeliyim. Seth'i yaratan tanrı Ares. Bu arada Alex'in hamile olduğuda dedikodular arasında. Artık bir safkan ile apollyonun çocuğunun ne olacağını tahmin edemiyorum. Ama beni en çok sevindiren bir diğer konu ilk iki kitapta tanıdığımız Seth'in eski haline döneceğine dair küçük bir işaret verdiğini düşünüyorum. Her şey Sentinel'ın çıkmasına bağlı. Neler olup bittiğini ancak o zaman anlayacağız. Ve konuyu yeni düzelttim, her ne kadar yayını önceden yapmış olsamda.. Bu konu için Öznur'a teşekkürler. Yoksa ben diğer kitaplardan vakit bulup yanlış olan varsayımımı düzeltemeyebilirdim. :)

   Aralarındaki bağın koparılmış olması onları birbirinden ayırmamış, artık daha güçlü bir bağları var. Her şeyi birlikte düşünebiliyorlar. Ve kesinlikle güçlüler. Ama bu sefer daha güçlü düşmanlarıda var, üstelik Aiden'da sürekli yanlarında. Onu hala çözebilmiş değilim. Ama Seth'in o Deity'de o kadar kötü gösterilmesinin ardında bir sürprizin olduğunu anlamalıydım. O Jennifer var ya o Jennifer !! Hep böyle hainlik yapıyor. :)) Umaım Seth, Alex ve Aiden için feda edilen karakter olmaz.

  Hades'in yaşadığı yeri biliyoruz o yeraltı yaşamının diğer adıyla Ölüler Diyarının tanrısıdır. Ve orada her şey yolunda gitmeyebiliyor. Hades'in ruh sağlığından şüpheleniyorum. o__O

   İşte titanlardı, onlar, bunlar.. İşler biraz karışık. Eh, bilgilerin de bir sınırı var. Ama size küçücük bir alıntı.

Bu
sorunsuz gidiyor. Seth'in sesi düşüncelerimin içine süzüldü.
Ben gözlerimi Titanın üzerinde tuttum. -'O ... kötü değil. Yani, her şey göz önünde, değil mi?'
Onu yanıtlayan bir kıkırdama dudaklarımı çekiştirdi. Ben bir şekilde onu seviyorum.
Tabii ki.

 
 İşte benim Seth'im geri döndüüüüü (Ne derece normal orası tartışmaya açık bir konu)!!!! Artık kitabın çıkmasını beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Umarım sevindiğime değer, Seth'imi yerden yere vuran o diğer hainler günlerini görürler. :) Bu yorum aşırı derecede spoiler içerir, çünkü 2 Kasım 2013'te yurt dışında çıkacak. İyi geceler kitaplık fareleri ama bu yorumun üstüne artık uyku tutmayabilir! Eee, bir de beni düşünün! Her neyse bir an önce Sentinel'la buluşmayı iple çekiyorum..

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Çok Sevdiğim Serinin Bu Kadar Güzel Kapaklara Sahip Olması Oldukça İronik, Öyle Değil mi? :)





Revealed'ın Resmi Kitap Kapağı - 'Uğurlar Olsun! 'Gece Evi Severler'



   Sizlere sürekli Revealed'ın yani Açığa Çıkmış'ın kitap kapağı olabilecek her bilgiyi paylaştığımın farkındayım. Ve bu defa gerçek kitap kapağını sunmaktan mutluluk duyuyorum. :) Taa, taaa, taaa...

  Sondan bir önceki kitabın olduğu söylenen Revealed'ın kapağını çok beğendim. Evet, bende artık bitmesini istiyorum ama bu seriyle aramda bir bağ olduğunu söyleyebilirim. Bir yandan bitmesin diye yalvarıyorum. Ama bu kitabın gözlerimin önünde yolunu kaybetmesine dayanabileceğimi de sanmıyorum. Güzel bir sonu hak ettiğini düşünüyorum. Her ne kadar beni üzse de, bir gün bitecekti zaten. :/

24 Mayıs 2013 Cuma

Origin (öhö-öhö Daemon) Diyorum, Başka Hiçbir Şey Demiyorum!!



Opal - Lux Series Book # 3 / Jennifer L. Armentrout


 Madem Dex Lux serisinin 3. kitabı Opal'in çıkış tarihini açıklayacak, bende incelemesini sizlerle paylaşayım.
  
  Öncelikle şunu belirtmek isterim. Eğer gerçekten kitap yorumu yapıyorsanız gerçekçi ve eleştirilerin doğru olması çok önemlidir. Ben Opal'de serinin heyecanının biraz düştüğünü ve monotonlaştığını belirtmek isterim. Ama kitabın o son bölümü diğer kitaplarına nazaran aksiyonu ve heyecanı düşük olsa da içime binlerce kurt düşürmeye yetti. O nasıl bir bitişti ya rabbi... :))

   Opal'de en sonunda ben ve karakterlerin rahatladığını söyleyebilirim. Daemon ve Katy gerçekten bir aradalar. Tamam her şey çok yolunda olmayabilir. Bir çok kişinin ihaneti (o Blake'i hala öldürmek istiyorum), kayıp ( ya da ölmüş) sanılan kardeşin geri dönmesi herkesin hayatını farklı bir yöne çevirdi. Yinede Katy ve Daemon arasında o eski tartışmalarının yerini tatlı bir sevinç ve romantik duygular doldurmuş.(hihihi)

   Kitabın durağan kısımlarında yani Katy ve Daemon, ilişkileri dışında 3. bir şahıs olan Dawson, sürekli Katy'i resmen 'dikizlerken' buluyoruz. Bu durumdan Katy oldukça rahatsız. Kardeşler gerçekten çok değişmiş olarak karşımızda. Örneğin Dee'yle Katy artık eskisi gibi yakın arkadaş değiller. Onun yerine pislik Ash'le samimi olmuş, yani Katy'e yokmuş gibi davranıyorlar ve Katy gerçekten çok üzgün. Bu kardeşlerin hiç ayarı yok, biri iyi olurken diğeri onun yerine geçip sinir bozucu olabiliyor. Olan Kediciğe oluyor..

  Dawson elbette kötü biri değil (umarım). O, DOD'un elinde tuttuğu Beth'i kurtarma planları yapıyor. Ama bunu tek başına yapamaz, çünkü DOD'dan bahsediyoruz. Hadi ama Dawson, o duvarları kimse geçemez.   

 Bunun dışında Daemon'ın öküzlüğünün altında yatan o romantik kişiliği gün yüzüne çıkıyor. Tamam arada yine pislik yapıyor ama kim mükemmel ki sanki? Genelde Katy'le baş başa vakit geçiriyorlar ama 'aile içindeki canavarlar' bu romantik havayı da bozuyor. Bunların dışında hep baş etmek zorunda oldukları belalarda cabası. Daha çok Katy'nin başı belaya giriyor.Ve o korktuğu güçlerine de alışmış gibi gözüküyor.Yani alışık olduğumuz bir çok şey bu kitapta da devam ediyor.

  Size söylemek için çırpındığım ama ellerimi yazmamak için zor tuttuğum o son bölüm var ya... Woow.. Yani saatli bombayı Jennifer kurmuş, o bölüme varınca da patlatın demiş.:)) Her şey bir anda tuhaflaşıp, değişir mi? Gerçekten olayların bu raddeye varacağını bilmiyordum. Okurken normal bir bitiş olacağını düşünmüştüm. Ama küçük bir tüyo vermenin ne zararı olur ki? Daemon ve Katy en yakınlarını kaybedebilir ya da kaybetmiş olabilir. Bildiğiniz gibi Daemon için ailesi dokunulacak en son şeydir, sanırım artık bu kanuna Katy'de dahil. Belki de kedicikle ilgilidir. ;)


    Her neyse Haziran ayının sonunda DEX, Opal'i çıkarıyormuş. Umarım bir aksilik olmaz. Şimdiden tüm DEX ekibine TEŞEKKÜRLER. Jennifer L.'yi ise bizi bu sinir bozucu ve için için neler olacağını düşündüğümüz bir duruma soktuğu içinde TAKDİR ediyorum. Ama ağlamak istiyorum hala o son bölümün stresini atmış değilim. Zaten Daemon kesinlikle Dünyalı olamaz, öyle biri ancak uzaydan gelir!! :) Origin ise Lux serisinin 4. devam kitabıdır, bu da biline..


 Sonuç olarak; yine deli olacaksınız... Tabiki Daemon'a!
 
   Haziran sonu gibi satışa sunulacakmış bilmek istersiniz diye düşündüm ama belli olmaz Temmuz ayının başında da çıkabilir. Hadi, DEX!! Deamon'ı beklemek çok zor! :))

21 Mayıs 2013 Salı



        Hem fare olup, hemde kedi sevemezmiyim?!:)

Revealed (Açığa Çıkmış) - House of Night New Cover Alert (Maybe) :)



   Goodreads'in sıkı takipçilerinden biriyim, sürekli yeni ve önemli bir çok şeyi sizlerle paylaşmayı seviyorum. Benim gibi House of Night delilerine Revealed'ın kitap kapağı 'belki' olabilir diye bir paylaşayım dedim.
 



  Bu da son çıkan cover'ımız. Artık Gece Evi serisi finale yaklaşıyor. Kesinlikle bu serinin bir an önce sonlandırılması gerek, güzel atasözlerimizden biri buna çok uyuyor: Kabak tadı vermeden, ki vermeye başladı bile. Yazarların farklı bir konu ve seriye yoğunlaşmaları gerek. Tanrıçalar ve vampirler bir noktadan sonra insanı boğuyor. Her neyse sizin görüşünüz nedir bilemiyorum, ama bence Zoey ve çetesinin durulması gerek. Hızlı bir yükselişin mükemmel bir sona ihtiyacı var. :)

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Füzyon (Fuse - Pure # 2) Pür - 2 / Julianna Baggott

 Pure serisini beğenerek okudum, gerçekten türünde başarılı bir novel. Science fiction ve distopya severlerin ağızlarına layık olduğunu düşünüyorum. Julianna Baggott, kaliteli bir seriye imza atmış.

  Her neyse gossip girl havasından çıkıp, asıl konuya dönmek gerekirse serinin ikinci kitabı Fuse yani Füzyon çıkmıştı. Şimdi sıra bize, Türk okuyucularıyla buluşma vakti geldi. Dex kitabın yayına hazırlanmaya başladığını duyurdu. Bu arada kitap kapağı mükemmel. Füzyon, gümbür gümbür geliyor!!

  Füzyon'un konusu kısaca kıyamet sonrası ayakta kalmaya çalışan Dünya'da Pür'lerin dışında hayatta kalmaya çalışan diğerlerinin mücadelesini görüyoruz. Bakalım Dünya'nın kaderini değiştirebilecekler mi, en önemliside kendi geçmişleriyle yüzleşebilecekler mi? Fazla spoiler vermek istemiyorum, çünkü kitap yakın Türkçe edisyonuyla sunulacak.Ama şimdilik Dex'ten kısa bir ön okumayı paylaşıyorum. Gerçekten ilgi çekici bir devam kitabıyla karşı karşıyayız. Haziran ayında dağıtımı yapılacakmış, gel haziran gel!

Ne istediğinin farkında mısın?

“Talebimizi reddederseniz, rehineleri öldüreceğiz…”

Kıyamet günü gelip de İnfilaklar yaşandığında, Kubbe’dekiler güvendeydiler. Hayatta kalan dışarıdaki perişanlar, külün ve dumanın ortasında yaşam savaşı verirken, Pürler sırça köşklerinde yara almadan hayatlarına devam ettiler.

Annesinin, hayatta kalanların arasında yaşadığına inanan Partridge, onu bulmak için Kubbe’den kaçar. Pürlerin önderi Willux oğlunu geri almak için hayatta kalanlara karşı korkunç bir saldırı düzenler. Bu sırada gizemli geçmişi peşini bir türlü bırakmayan Pressia, Evveliyat’a dair bir dizi şifreli ipucunu çözüp hayatta kalanları kurtarmaya çalışmaktadır.

Füzyon, geleceklerini kurtarmak ve dünyanın kaderini değiştirmek için mücadele eden iki insanının nefes kesen hikâyesi.

Vahşetin hüküm sürdüğü bir dünyayı anlatan epik seri, Pür’den sonra, Füzyon ile okuyucusunu bambaşka korkularla yüzleştiriyor.

“Oğlumuzu istiyoruz.”

“Baggott, vahşetten, kara mizahtan ve iyi yazılmış güçlü diyaloglardan başarılı bir alt tür yaratmış.”
Publishers Weekly

Elit - A Selection Novel - Yayına Hazırlanıyor..

Âşık olmak nasıl bir şey?” diye sordu.

Bir yanım acıdı. Bunu bana neden hiç sormamıştı ki? Daha sonra fark ettim ki May’in bildiği kadarıyla ben hiç âşık olmamıştım.

Lucy buruk bir şekilde gülümsedi. Kısaca, “Bu senin başına gelebilecek en muhteşem ve en berbat şeydir,” dedi. “Harika olduğunu bilirsin ve sonsuza kadar sürmesini istersin ve ona sahip olduğun her an, kaybetme korkusunu da beraberinde yaşarsın.”

Usulca iç çektim. Kesinlikle haklıydı.

Aşk, korkunun en güzel haliydi.

  Evet, evet çok beklediğimiz, kendimizi başka serilere adasak bile yerini dolduramadığımız Selection serisinin ikinci kitabı Elit yayına hazırlanıyormuş. Ya DEX, sen nasıl bir yayınevisin. :) Çok mutlu ettin bizi, hemde çok..



19 Mayıs 2013 Pazar

Gece Evi Serisi (House of Night Book # 1) - İşaret (Marked) / P.C. Cast - Kristen Cast

  Bolca karanlık ve yağmurlu havadan sonra bu bol güneşli pazar gününe eğlenceli bir kitap yorumu yazmak istedim. Aslında seri kitapları okumayı sevmiyorum, çünkü sürekli yeni bir kitap beklemek ve yeni bir konuya adapte olmak zorunda kalıyoruz.
 
  Gece Evi serisini bilmeyenimiz yoktur. Övmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Çünkü eğlenceli desem, hafif kalır. Gerçekten P.C Cast ve kızı Kristen Cast harika bir seriye imza atmışlar. Ama çok tutulan dizilerin, filmlerin ve artık kitaplarında maruz kaldığı bir gerçek var: para getirisi. Gerçi bu iki yazara bunu kondurma sebebim şu yüzden; House of Night bir dizi tadında. Sizi asla sıkmıyor, her kitapta bir kez daha şaşırtıyor. Erkek ego manyası altında ezilmeyen bir kadın figürü çiziliyor. Ve her karakterin kendine has, çok özel bir yapısı var. Benim demek istediğim kitapta zaman kavramı çok ağır işleniyor, kitapları takip ettikçe beyniniz arada konuları karıştırabiliyor. Bunun için serinin tamamı elinizde olmalı, zira arada kopuklar olduğunda geri dönüp bakabilesiniz.

  Serinin ilk kitabı: İşaret. Ve bu kitabı okumaya başladıkça arada bir bağ oluşuyor. Hiç bitmesin diye yalvarıyorsunuz. Şunu bilin kitap bitmiyor, çünkü şu an 10. kitap çıktı ve 11. kitabı bekliyoruz. Dedikleri gibi; 'Aşırı derecede bağımlılık yapan vampir serisi.'

   İşaret'ten anlayacağınız gibi Zoey Kızılkuş'un işaretlenmesini konu alıyor. Ama Zoey, normal bir vampir değil. O diğer çaylaklardan tamamen farklı. Sizi işaretleyen iz sürücüler var. Zoey'de 16 yaşında lisede en yakın ama en kötü arkadaşının yanında işaretleniyor. Vampirliğe girişte ilk belirti budur; alınınız da beliren içi boş hilal. Bunun havalı olduğunu düşünmeyin, Zoey bu konuda bizleri çok güzel bilgilendiriyor. Kısacası aileniz ve arkadaş çevreniz size ucubik(!) gibi bakıyor.: )

   Bunların çoğundan fazlası Zoey'nin başına geliyor. Onun annesi ve ikinci kocası yani Zoey'nin üvey zavallısı ucubik üvey babası pisliğin teki. Hatta daha beteri. Eğer ola ki işaretlendiyseniz gitmeniz gereken size en yakın Gece Evi Okulu. Çünkü yeni işaretlenen insanların, yetişkin vampirlerin yanında tedavi edilmesi gerekir, aksi halde çaylak olamadan ölür.

  Bu ucubik anne ve üvey zavallı Zoey'i dinin iyileştirebileceğini, onun içinde iblis gibi bir şeyin olduğunu düşünürler. Zoey bunu ne kadar aptalca olduğunu düşünse de onlarla tartışmanın ne kadar aptalca olduğunu biliyor. Yani kim işaretlenmek ister ki, özellikle böyle bir toplumda. Cık,cık,cık....

  Her neyse Zoey'nin planı evden kaçıp doğruca büyükanne Kızılkuş'un yanına gitmektir. Gerçekten o kadın tam bir melek ve çok bilge biri.

  Zoey, büyükannesinin yanına ulaşmaya kararlıdır, vosvosuna atlayıp gider. Ancak sayılı saatleri kalmıştır. Büyükannesini ararken fenalaşır ve düşer.

  İşte bu ayrıntıya çok girmek istemiyorum ama Tanrıça Nyx'in Zoey'nin içi boş olan hilalinin doldurması onun özel biri olduğu anlamına gelir. Zoey diğer çaylaklardan, hatta bütün vampirlerden farklıdır. Aradığı şey buymuş gibi. :)

   Neferet'in yanına büyükannesi tarafından ulaştırılır, büyükanne gerçekten bilge bir kadın (yine söylemeden geçemeyeceğim). Zoey'de iyileşir ve okulun gözü üstündedir. Tulsa Gece Evi Okulu Zoey'nin yeni yuvası olacaktır, ama huzuru bulmanız için sınanmanız gerekir.

  Okul ne okul ama! Zoey okulda çok yakışıklı çaylakların ve gerçekten güzel kızların olduğu konusunu hiç hesaba katmamıştır. Oda arkadaşı Stevie Ray çok tatlı, sevecen ve tam bir country kızıdır. Gömleğinden çizmesine kadar. Ve Zoey'nin bugüne kadar tanıdığı en iyi arkadaşı olmuştur.

  Birde okulun şımarık ve iğrençliklerle dolu havalı ve süper güzel kızı Afrodit meselesi var. Zoey onunla ilk kitapta hiç anlaşamadı. Bir şeyler yazmamak için kendimi zor tutuyorum, herneyse diğer kitap yorumumda yazarım. (hihhiihi)

  Ve Zoey'nin erkek arkadaş sorunu oldukça büyük. Bu kadar kısa süre içerisinde rekor kıracak kadar hata ve arkadaş edindi. Bu hataları onu yanlız kalacak duruma getirdi. O çok kızdığı, iğrendiği Afrodit kadar küstahlaşabildi.

  Birde tek sorunu buymuş gibi tüm çaylakları kapsayan önemli bir unsur olan ölüm. Çaylaklıktan vampirliğe geçiş dönemi oldukça zor. Ve Zoey'de acı kayıplar yaşayacak. Ama dostlarıyla birlikte bunları aşıyor, kitap bu konuda özellikle duruyor. Kısacası çaylakların çoğu hastalanarak vampir olamadan ölüyor.

  Ama Zoey, Tanrıçanın koruması altında. Nyx'in bahşettiği güçler önemli ve nadirdir. Genelde vampirlere has olan runik semboller çaylak olan Zoey'de olması onu özel kılıyor.

  Uzun lafın kısası bu kitabın yorumunu ve içeriğini anlatmak için oldukça uzun ve ayrıntılı. Okumanızı tavsiye ederim. Emin olun okumaya başladığınızdan itibaren kendinizi Gece Evi Okulu'nun bir parçası gibi hissedeceksiniz. Bu güzel serinin yayınevi PEGASUS, böyle bir seriyle tanıştırdıkları için ayrıca TEŞEKKÜRLER. Eh, bu serinin yazarlarını TAKDİR etmekten başka bir şey söyleyemiyorum. Spoilerin alasını vermiş olabilirim. :) İyi okumalar...

-Kitap Kapaklarımdan Seçmeler-













Chicago Vampirleri Serisi (Chicagoland Vampires Series Book # 3) - Bir Isırık Daha / Chloe Neill

''Chicago’nun en yeni vampiri Merit, diğerleriyle iyi geçinmeyi öğreniyor. Yani, diğer doğaüstü yaratıklarla. Ülkenin diğer ucundaki şekil değiştirenler Rüzgârlı Şehirde bir toplantı düzenliyor ve evin Lider vampiri Ethan Sullivan da bir barış işaretçisi olarak onlara çok özel bir koruma tahsis ediyor: Merit. Merit’in görevi hem Başkan Gabriel Keene’i korumak, hem de vampirlere köstebeklik yapmak.
Merit pişman olacağını bilse de görevi kabul ediyor. Kaldı ki haksız da çıkmıyor. Birileri Gabriel’e saldırıyor ve Merit çok geçmeden kendini ateş hattının ortasında buluyor. Başını çevirdiği her yerde doğaüstü canlıların anlaşmazlıklarına ve yükselen tansiyona tanık oluyor.
Vampirlerle şekil değiştirenler arasında yüzyıllardır süren soğuk savaş bitecek mi? Bu savaşta, Merit ve yeşil gözlü Lideri Ethan, hem şekil değiştirenlerle başa çıkmayı hem de aşklarını kurtarmayı başarabilecekler mi? Serinin bu üçüncü kitabını okurken siz de Bir Isırık Daha isteyeceksiniz…


“Zeki, güçlü, sadık ve cesaretli bir yeni kahraman.”
- Jeanne C. Stein

“Bir dolu ilginç karakter ve dumanı üzerinde tüten ateşli bir aşk gerilimiyle
gerçekten çarpıcı bir bütünlük.”
- Tate Hallaway ''

   Chikago Vampirleri Serisi tüm hızıyla ülkemizdeki raflarda yerini almaya başladı bile! 3. kitabında bizleri yine ele geçireceğine eminim. Kitap kapağındaki bayanın kim olduğunu henüz anlamamışsanız söyleyeyim; ünlü oyuncu Eliza Dushku.  İyi okumalar, ı-ıh ya da ısırmalar. :))

Vampir Akademisi - Oyuncu Kadrosuna Yepyeni Eklemeler!!


  Vampir Akademisi'nde 4 yeni oyuncu daha belli oldu. YAY!
Christian Ozera - Dominic Sherwood
Kraliçe Tatiana - Joely Richardson
Victor Dashkov - Gabriel Bryne
Natalie Dashkov - Sarah Hyland

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Raised By Wolves - Jenifer Lynn Barnes

  Hem kitap kapağını hemde konusunu beğendiğim bir seriyi sizlere tanıtmak isterim, sevgili kitaplık farelerim.
Uzun lafın kısası kurt adam serilerine farklı bir yaklaşım ve farklı bir kalem, evet evet beğendim.


   Bryn adlı ana karakterimiz var. Onun yaşadığı ve dönüşümünün zorlu tarafı asıl konumuz. Eğer kurt adamlara katılmak istiyorsanız; eski hayatınıza veda etmek zorundasınız.

   Gayet akıcı, heyecanlı ve tehlikelerle dolu bir novel serisi. Jennifer Lynn Barnes bu güzel serinin yazarı. Şu an ülkemizde yok ama birçok siteden e-book olarak okuyabilirsiniz. Ama yurt dışındaki takipçilerimin mutlaka okumasını isterim. Dünyanın dört bir tarafında kitaplık farelerimin olduğunu bilmek çok güzel, bizler kitapları okumayız 'kemiririz'. :)
 

Obsession - An Arum Novel / Jennifer Lynn Armentrout


 Güzel bir güne yepyeni kitap kapakları ve yepyeni haberlerle geldim. Bir süredir kitaplarımı okumaya başlamamla yazı hayatıma kısa bir ara vermiş olabilirim ama tüm hızımla geri döndüm!!

  Öncelikle Jennifer Lynn'in Arumları konu alan kitabını tanıtmak isterim: Obsession.

  Yetişkinlere daha uygun olacağa benziyor. Sanırım Jennifer Lynn kitaplarının yaş sınırını olabildiğince yükseltmeye çalışıyor. Yani her yaştan kişi Jennifer'ın kaleminden kendine uygun kitaplar seçebilir. Well Done J.L. :)

11 Mayıs 2013 Cumartesi

-Başlayanlar'ın(Startes) Yazarı - Lissa Price Türkiye'ye Geliyor!!'


 Eh, bu habere ne denir, bilemiyorum. Ama sevinçten gözlerim yaşardı diyebilirim. Best-seller bir yazarın ülkemize gelecek olması mükemmel bir olay. Eminim kitapseverler onu yanlız bırakmayacaktır. :)

2 Mayıs 2013 Perşembe

Jennifer L. Armentrout ve Bir Karakter Klasiğimiz Daemon Black ile Röportaj :)


Jennifer L. Armentrout: Neden beş saat geç kaldın?
Daemon Black : 8′de gel dedin sanmıştım.
JLA : Hayır, 3 dediğime eminim. Hatta sana mesaj ve mail bile yolladım.
DB : Hadi ya, tüh!
JLA : Ayrıca seni – sapık gibi – beş kez aradım.
DB : Uyuyordum.
JLA : Saat 8′e kadar uyuyor muydun?
DB : Güzellik uykumu almam gerekli.
JLA: Ah , tabii. Sanki ihtiyacın varmış gibi.
DB: Demek benim güzel olduğumu düşünüyorsun. Öyle mi? Önemli değil. Bu tür iltifatları devamlı alıyorum.
JLA : Senin nasıl göründüğün hakkında konuşmuyoruz. Senin egonun bu odaya sığacağını sanmıyorum zaten. Anladın mı?
DB : Peki, eğer bu bana bakarken salyalarını akıtmana engel olacaksa , öyle olsun.
JLA : Bu söyleşinin gerçek nedenine gelirsek. İnsanlar bilmek istiyorlar.
DB : Neyi?
JLA : Neden böyle odun kafalı olduğunu?
DB : Odun kafa mı? Kaç yaşındasın sen?
JLA : Poponu tekmeleyecek kadar yaşlıyım. Hadi söyle , neden bu kadar öküzsün?
DB : Öküz filan değilim ben.
JLA : Kanıtlar başka yönde.
DB : Peki , belki de sosyal bir insan değilimdir.
JLA : Neden?
DB : Ah , sosyalleşmede zayıfım?
JLA : Bu sosyapatların , zayıf sosyal yeteneklerini bahane etmesi gibi bir şey.
DB : Anlamadım.
JLA : Yeterince iyi bir cevap değil diyorum.
DB: Seni tatmin edemediyse kusura bakmayacaksın artık.
JLA : İşte yine o tavır.
DB : Bence benim etkileyici tavırlarım karşısında duramıyorsun.
JLA : Gülmekten öleceğim şimdi. Konuya dönersek , neden Katy’e böyle kaba davranıyorsun?
DB : Katy nedenlerimi biliyor. Böyle davranmaktan hoşlandığımı ya da haklı olduğumu söylemiyorum ama Katy bunu anlıyor ve önemli olan tek şey bu.
JLA: Bence onu seviyorsun.
DB : Bence başkalarının işine burnunu sokmamalısın.
JLA : Ah, bu çok dokunaklı Daemon.
DB : Bana dokunmak mı istiyorsun? (Sapık)
JLA : Demek istediğim o değildi. Neyse , omuzlarında bir sürü yük var. Bu senin için zor oluyor mu?
DB : Ben ailesinden sorumlu olan tek kişi değilim. Benim gibi bir sürü insan var.
JLA : Ama bu zor olmalı değil mi? Özellikle de olanlardan sonra -
DB : Neden bahsettiğini biliyorum ve sakın o konuya girme!
JLA : Peee -ki. Uzaylı olmak nasıl bir şey?
DB: İnsan olmaktan daha havalı.
JLA : Bir kere olsun güzel bir şey söyleyemez misin? Her şey olabilir. Sadece bir kere.
DB: Bak şimdi , böyle tatlı tatlı söyleyince …
JLA : Bekliyor …
DB : Yılın ilk karının düşmesi her zaman çok güzeldir.
JLA : Vay. Bu beklenmedikti.
DB : Sadece seni şaşırtmak için yaşıyorum.
JLA : Peki. Okuyucularla paylaşmak istediğin bir şey var mı?
DB : Hayaletli dizileri severim.
JLA : Daha duygusal bir şey.
DB : Tamam. Eğer imkanım olsaydı Katy’e söylediğim bazı kaba şeyleri geri alırdım.
JLA : Bu kulağa özür gibi geliyor.
DB : Ha – ha
JLA : Ciddiyim.
DB : Ben de hala gülüyorum.
JLA : Seni odun kafalı.
DB: Tamam , bitti mi yani? Katy Siyah Giyen Adamların filmini alacaktı , birlikte izleyeceğiz.
JLA : Evet. Bitti. Katy’e iyi davranmaya çalış. Onun şikayetlerini dinlemekten bıktım.
DB : Söz veremem.
JLA : Ah , bir de şey vardı – Lanet olsun! Şu uzaylı hız şeyini yapmasından nefret ediyorum.